Prof. Dr. Cem GÜZELOĞLU, "Türk kültürünü ve milli kimliği en güçlü şekilde temsil eden, sporda başarıyı bir markaya dönüştüren kadın sporcular üzerinden kadın emeğine, azmine ve başarısına saygı duruşu niteliğindeki analizini” TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Bir milletin gerçek büyüklüğü, yalnızca kazandığı savaşlarla ya da kurduğu devletlerle ölçmek doğru olmaz.
Asıl büyüklük, o milletin yetiştirdiği insanların karakterinde, ortak vicdanında ve gelecek nesillere bıraktığı değerlerde saklıdır. İşte Türk milleti de binlerce yıllık tarihini yalnızca kılıçların, orduların ve büyük komutanların omuzlarında yükseltmedi.
O uzun yürüyüşün sessiz ama sarsılmaz gücü, kimi zaman bir annenin duasında, kimi zaman cepheye mühimmat taşıyan nasırlı ellerde, kimi zaman yarayı saran hemşirenin şefkatinde, kimi zaman da dünyanın en büyük spor organizasyonlarında ay-yıldızlı bayrağı omuzlarına alan genç bir kadının gözlerindeki gururda hayat buldu.
Dün bir kez daha aynı gururu yaşadık.
A Millî Kadın Voleybol Takımımız, uluslararası arenada kazandığı şampiyonlukla yalnızca yeni bir kupayı müzemize taşımakla kalmadı milyonlarca insanın yüreğinde yeniden aynı duyguyu yeşertti.
Kürsüde yükselen İstiklâl Marşı, gökyüzüne doğru dalgalanan ay-yıldızlı bayrağımız ve gururla İstiklal Marşını hep bir ağızdan söylerken gözleri dolu sporcularımız, bize bir kez daha hatırlattı ki Türk kadını, tarih boyunca hangi alana adım atmışsa orada yalnızca mücadele etmemiş, aynı zamanda milletini de onurla temsil etmiştir.
Bu başarıyı yalnızca sporun sınırları içinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Çünkü dün voleybol sahasında gördüğümüz azim, disiplin, takım ruhu ve vazgeçmeyen mücadele; aslında yüzyıllardır bu milletin kadınlarının taşıdığı karakterin günümüzdeki yansımasından başka bir şey değildir.
Türk devlet geleneğinde kadının yeri her zaman saygın olmuştur. Eski Türk hükümdarlarının eşlerine "Han’ım" diye hitap etmeleri yalnızca aile içi bir nezaket değildir; devlet anlayışının da bir yansımasıdır.
Bugün dilimizde kullandığımız "hanım" kelimesi, köklerini o yüksek itibardan alır. Çünkü Türk kültürü kadını yalnızca ailenin değil; gerektiğinde devletin, toplumun ve geleceğin de kurucu unsuru olarak görmüştür.
Yakın tarihimize baktığımızda bunun en güçlü örneğini Millî Mücadele'de görürüz.
Cumhuriyet, cephede göğüs göğüse savaşan askerler kadar, aynı ideal uğruna can veren, cephane taşıyan, direnen ve milletine umut olan kadınların da eseridir.
Kara Fatma, yani Fatma Seher Erden, Sivas Kongresi'nde Mustafa Kemal Paşa'nın karşısına çıkarak görev isteyen bir cesaret abidesiydi. İstanbul'dan Kocaeli'ne, Bursa'dan İzmit'e kadar kurduğu yüzlerce kişilik müfrezeyle düşmana karşı savaştı; Sakarya Meydan Muharebesi'nden Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ne kadar birçok cephede görev aldı ve Üsteğmen rütbesine kadar yükseldi.
Gördesli Makbule, henüz evliliğinin ilk yılında eşi Halil Efe ile birlikte Kuvâ-yı Milliye saflarına katıldı; Kocayayla'da en ön safta savaşırken şehit düştü.
Tayyar Rahmiye, Osmaniye'de Fransız işgaline karşı direnişin simgelerinden biri oldu. Hücumlardaki olağanüstü cesareti nedeniyle "Tayyar" lakabını aldı ve yine en ön safta şehit düştü.
Çete Ayşe, ziynet eşyalarını satarak silah aldı; Aydın'ın kurtuluşunda mücadele eden kadın efelerin sembollerinden biri hâline geldi.
Henüz dokuz yaşındaki Nezahat Onbaşı ise cephede taşıdığı cesaretle askerlerin moral kaynağı oldu.
Fakat bağımsızlık yalnızca siperlerde kazanılmadı.
Şerife Bacı, dondurucu kışta kendi evladından önce cephaneyi koruyarak milletin hafızasına fedakârlığın en büyük simgelerinden biri olarak kazındı.
Halime Çavuş, saçlarını kazıtıp erkek kılığına girerek cepheye mühimmat taşıdı ve savaş sonrasında Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından bizzat onurlandırıldı.
Hafız Selman İzbeli ise Anadolu kadınlarını örgütleyerek cephe gerisinin görünmeyen kahramanlarından biri oldu; askerlerin ihtiyaçlarını karşılayan büyük dayanışmanın mimarları arasında yer aldı.
Aradan geçen bir asır, yalnızca mücadele alanlarını değiştirdi.
Bugünün Türk kadını artık ringlerde, minderlerde, kulvarlarda, havuzlarda, okyanuslarda, atış poligonlarında ve spor salonlarında aynı ruhu temsil ediyor. Burada anacağım her isim, bu satırlara sığmayacak kadar büyük bir emeğin yalnızca kısa bir özetidir; yine de her biri tek tek anılmayı hak ediyor.
Mücadele sporlarında yazılan tarih hiç küçümsenemez: Busenaz Sürmeneli'nin olimpiyat altını, Buse Naz Çakıroğlu'nun kürsüdeki vakur duruşu. Yasemin Adar Yiğit güreşte bir çağ açtı. Nurcan Taylan'ın olimpiyat şampiyonluğu, Nur Tatar'ın yıllara yayılan istikrarıyla birlikte anılmalı.
Derin sular ise bu mücadelenin bir başka sahnesi oldu. Şahika Ercümen okyanusun derinliklerinde dünya rekorları kırarken, Kardelen Çarpar serbest dalışta dünya ikinciliğine ulaştı; Birgül Erken'in uluslararası başarıları da bu listeye eklenmeli.
Merve Tuncel havuzlarda tarih yazdı, Viktoria Zeynep Güneş Avrupa şampiyonu oldu, Aysu Türkoğlu okyanuslara meydan okuyan iradesiyle öne çıktı. Ve bir takım hâlinde: Gizem Güvenç, Ecem Dönmez, Ela Naz Özdemir ve Zehra Duru Bilgin'den oluşan Kadın 4x200 metre serbest bayrak takımımız, Avrupa kürsüsünde omuz omuza durdu.
Şevval İlayda Tarhan bir olimpiyat madalyasıyla, Hülya Şenyurt ise Türk kadın sporunun önünü açan tarihi başarısıyla akılda kaldı. Elif Berra Gökkır okçulukta yükselen bir yıldız olarak bu satırlara adını yazdırıyor.
Ve elbette engelleri başarıya dönüştüren kadınlarımız: Öznur Cüre Girdi'nin dünya rekorları, Golbol Kadın Millî Takımımızın arka arkaya kazandığı Paralimpik şampiyonlukları, Defne Kurt'un para yüzmedeki tarihi madalyaları — hepsi aynı büyük hikâyenin parçası.
Bu isimlerin her biri aslında tek bir cümlenin farklı satırlarıdır.
Türk kadını.
Elbette burada adını sayamadığımız yüzlerce sporcumuz, bilim insanımız, sanatçımız, öğretmenimiz, doktorumuz, mühendisimiz, güvenlik görevlimiz, girişimcimiz ve emekçimiz de aynı büyük hikâyenin ayrılmaz parçalarıdır.
Bir milleti geleceğe taşıyan yalnızca tarihe geçen isimler değildir; isimsiz kahramanların alın teri de bu büyük yürüyüşün vazgeçilmez gücüdür.
Bir akademisyen olarak uzun yıllardır gençlerle aynı sınıfları, aynı koridorları ve aynı hayalleri paylaşıyorum. Her yeni kuşakta şunu daha güçlü görüyorum: Bir ülkenin gelişmişlik düzeyi yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülmez. Bilimde, sanatta, sporda, teknolojide ve kamusal yaşamda kadınların ürettiği değer, aslında o toplumun medeniyet seviyesinin en güvenilir aynasıdır.
Türk kadını bugün yalnızca Türkiye'nin değil, çağdaş dünyanın da saygın temsilcilerinden biridir. Cumhuriyet'in açtığı eğitim ve fırsat kapıları, her uluslararası başarıyla ne kadar isabetli bir vizyonun ürünü olduğunu yeniden göstermektedir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün, "Dünyada her şey kadının eseridir." sözü, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ güncelliğini koruyan tarihsel bir hakikattir.
Dün voleybol sahasında dinlediğimiz İstiklâl Marşı, aslında yalnızca bir şampiyonluğun marşı değildi.
O ezgilerde Kara Fatma'nın cesareti vardı.
Şerife Bacı'nın fedakârlığı vardı.
Nezahat Onbaşı'nın çocuk yüreği vardı.
Busenaz'ın yumruğu, Şahika'nın nefesi, Aysu'nun kulaçları, Öznur'un oku ve Filenin Sultanları'nın blokları vardı.
Geçmiş ile bugün aynı bayrağın altında yeniden buluştu.
Türk kadını dün istiklâl için yürüdü.
Bugün Cumhuriyet'in değerlerini omuzlarında taşıyor.
Yarın ise bilimde, sanatta, teknolojide ve insanlığın ortak geleceğinde yeni ufuklar açmaya devam edecek.
Ülkemize yaşattıkları büyük şampiyonluk dolayısıyla A Millî Kadın Voleybol Takımımızı yürekten kutluyor; adını andığımız ve bu satırlara sığdıramadığımız bütün kadınlarımıza, bu milletin onuruna kattıkları her değer için en derin saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum.
Çünkü Türk kadını, yalnızca tarihin kahramanı değildir.
O, bu milletin hafızasıdır.
Vicdanıdır.
Cesaretidir.
Ve geleceğe uzanan en güçlü umududur.
İyi ki varsınız. Daima var olun.
Prof. Dr. Cem GÜZEOĞLU