Başyazarımız Prof. Dr. Yiğit UYANIKGİL, "Dijital dünyada iletişim ve etkileşimin sadece emoji ögeleriyle yaratılan modernleşme algısının nasıl bir paradoksa dönüşebileceğini", TGM için kaleme aldı… Keyifli okumalar…
Ekranların parıltısıyla uyanıp, yine o parıltının ağırlığıyla uykuya dalan tuhaf bir çağın çocuklarıyız.
Dijital ağlarla örülü bu dünyada her hareketimiz bir bildirim, düşüncelerimiz birkaç yüz karakterle sınırlandırılmış, duygularımız ise bir emojiye indirgenmiş durumda.
Etrafımız kelimelerden örülü devasa bir kütüphane gibi ama okuyacak tek bir satır anlam kalmamış. Bu sağır edici gürültü sağanağında, insan sığınacak hiçbir yer bulamadığı için kendi sessizliğine iltica ediyor.
Paradoks tam olarak burada başlıyor: Herkesle bağlantıdayken, neden tarihin en büyük içe kapanışını yaşıyoruz?
Çünkü modern hayat bize kusursuz bir illüzyon pazarladı: Çok laf üretmeyi, gerçek bir bağ kurmakla eşdeğer gördük.
Sabah uyandığımız andan gece kafamızı yastığa koyduğumuz dakikaya kadar kelimeler, emojiler, ses kayıtları ve videolar havada uçuşuyor. Sosyal medya platformları, her birimize mikrofonsuz birer kürsü hediye etti.
Artık herkesin her konuda söyleyecek bir sözü, parmaklarının ucunda bir fikri var. Ancak bu yoğun ses trafiğinin ortasında gözden kaçırdığımız çok temel bir gerçek var; gürültü, uyum demek değildir.
Gerçek iletişim, iki insanın birbirinin ses tellerinden çıkan kelimeleri duymasından çok daha ötesidir. O, bir durma, dinleme, anlama ve en önemlisi "bağ kurma" çabasıdır. Oysa bugünün dünyası bizden dinlemeyi değil, sadece sıramızı beklemeyi talep ediyor.
Karşımızdakinin ne dediğine odaklanmıyoruz; onun cümlesi biter bitmez kendi doğrumuzu nasıl haykıracağımızın provasını yapıyoruz.
Bugün her birimiz ekranlarımızın arkasına gizlenmiş, kendi inşa ettiğimiz dijital hücrelerde yaşıyoruz. Adına "sosyal medya" denilen bu vitrinlerde, toplumun bizden beklediği gerçek dışı rolleri oynuyoruz. Tıpkı Albert Camus'nün ölümsüz eseri Yabancı’daki Meursault gibi.
Meursault, annesinin cenazesinde toplumun beklediği o "gerekli ve sahte" gözyaşlarını dökmediği için sistem tarafından dışlanmış ve ölüme mahkûm edilmişti.
Bugünün dünyası da farklı değil. Eğer dijital vitrinlerde yeterince mutlu görünmüyor, her trende uymuyor, her gürültüye ortak olmuyorsanız sistem sizi hızla "yabancı" ilan ediyor.
İşte bu yüzden modern insanın sığındığı o derin içe kapanış, aslında patolojik bir yalnızlık sarmalı değil; aksine, anlamın hızla tüketildiği bu çağda ruhun kendini koruma refleksidir.
Büyük yazarın eserlerinden çıkarılabilecek en önemli yorumlardan biri de, dünyanın absürt gürültüsü karşısında insanın önce kendi iç sesini duyabilmesi gerektiğidir. İnsan, dışarıdaki o sahte ışıklardan gözünü çekip kendi içine döndüğünde, özünü yani gerçek anlamı aramaya başlar.
Byung-Chul Han bizi bu noktada uyarıyor. Han'a göre dijital çağın en büyük paradoksu, iletişimin artmasına rağmen anlamın giderek azalmasıdır.
Sürekli bağlantıda olmak, gerçek bir yakınlık üretmez; aksine insanı görünür olma baskısına, bitmeyen bir performans yarışına ve kesintisiz bir enformasyon akışına mahkûm eder.
Her bildirim dikkatimizi biraz daha parçalar, her yeni içerik düşünmeye ayırdığımız zamanı biraz daha daraltır. Sonunda konuşan çok, dinleyen az; paylaşan çok, gerçekten temas eden ise çok daha azdır.
Gürültünün egemen olduğu bu düzende asıl yoksunluğunu çektiğimiz şey iletişim değil, anlamdır.
Fakat Camus bizi bir konuda daha uyarır: Kendi kabuğumuzda kalıp çürümek çözüm değildir. Veba romanında, karantina altına alınan bir şehirde, insanların ilk başta nasıl kendi korkularına ve iç dünyalarına kapandığını anlatır.
Ama salgın büyüdükçe, acı ortaklaştıkça insanlar o bencil hücrelerinden çıkarlar. Soyut tartışmaları ve gösterişli kahramanlık iddialarını bir kenara bırakıp birlikte hareket etmeye başlarlar.
Çünkü gerçek iletişim, ötekinin acısına dokunduğumuzda; gerçek dayanışma ise ortak sorumluluğu paylaştığımızda doğar. Sanal beğenilerin değil, gerçek temasın dönüştürücü gücü burada saklıdır.
Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla sinyal veya daha gelişmiş bir internet ağı değil. İhtiyacımız olan şey, modern çağın mahkûm ettiği o konforlu tecrit alanlarından sıyrılmaktır.
Ekranları karartıp göz hizasında buluştuğumuz; sadece harfleri değil, dertleri paylaştığımız gerçek bir iletişime dönmeliyiz. Çağımızın en büyük devrimi daha yüksek sesle konuşmak değil, gerçekten dinleyebilmektir.
Aksi halde milyarlarca insanın aynı anda parmak uçlarıyla konuştuğu ama kimsenin birbirini duymadığı bu sağır edici panayırda, kendi sessizliğimizin yankısı içinde yaşamaya devam edeceğiz.
Prof.Dr. Yiğit UYANIKGİL